sperrmüll abholung

DÜŞÜNMEK! VİCTOR HUGO İLE SÖYLEŞİ / Ramazan Velieceoğlu Yazdı

timthumb
Daha Fazla Göster

 

Söyleşiye başlamadan önce şu açıklamayı uygun görüyoruz; birincisi, Victor Hugo ile söyleşi yerine, Onun muazzam eseri “SEFİLLER”den alıntılar diyebilirdik, ancak 1802’de doğup, 1885’de ölen V.Hugo’nun bugün yaşıyormuş gibi düşüncelerinin ne kadar güncel olduğunu vurgulaya bilmek için: DÜŞÜNMEK!  VİCTOR HUGO İLE SÖYLEŞİ başlığını kullanmayı uygun bulduk.  İkincisi,  o büyük eser SEFİLLERİ, geçmişte 14, 17… yaşlarında okuyanlar bir kez daha okumalılar, hiç okumayanlar da hemen alıp -yalnız fason baskı olmayanını- okumalılar önerisinde bulunmak, dikkat çekmek… Üçüncüsü, buraya alabildiğimiz konuların çok daha fazlasını eserin kendisinde bulacaksınız.

Şimdi sözü V.Hugo’ya bırakalım.

R. VELİECEOĞLU: Sayı Hugo 1848’de milletvekili seçildiniz, ilerici düşünceleriniz ve özgürlükten yana olan görüşleriniz nedeniyle Kral III. Napoleon’a karşı çıktınız, 1851 aralık ayında kralın meclisi kapatması üzerine bir çokları gibi siz de sürgüne gönderildiniz. Belçika ve İngiltere’de geçen on sekiz yılık sürgün hayatınızda, en başta “sefiller” olmak üzer çok eser verdiniz. Bize, bu büyük eseriniz; “sefiller”den söz eder misiniz?

V. HUGO: Yeryüzünde, kanunlar, gelenekler yoluyla, medeniyetin ortasında, suni olarak cehennemler yaratan, Tanrı vergisi kaderi uğursuz bir insan eliyle karıştıran bir toplum lanetlemesi bulundukça; yüzyılımızın başlıca üç meselesi – erkeğin yoksulluk yüzünden alçalması, kadının açlık yüzünden düşmesi, çocuğun okumamışlık yüzünden kabiliyetlerinin mahvolması- halledilmedikçe; bazı bölgelerde toplumun insanları boğması mümkün oldukça; başka deyimle, daha geniş bir açıdan, yeryüzünde cehalet, sefalet bulundukça bu gibi kitaplar yararsız olmayacaktır

R. VELİECEOĞLU: Efendim günümüz iktidarları, “yol” yaptık “köprü” yaptık deyip duruyorlar, başka neler yapmalıdır? Siz ne düşünüyorsunuz?

V. HUGO: Her şeyden önce, acı çeken yoksul kitleleri düşünmek, onlara yalan söylemeden, kandırmadan, onları oy deposu olarak görmeden, çıkarcı davranmadan, onlara yardım etmek, acılarını dindirmek, onları aydınlatmak, sevmek, ufuklarını gökyüzü gibi genişletmek, onlara en güzel şekliyle bilimsel eğitim sunmak, tembelliğin değil, çalışmanın araçlarını ve ortamını yaratmak, özelleştirmeyi değil, kamu düşüncesini arttırarak bireysel yükün ağırlığını azaltmak, kamusal zenginliği sınırlandırmadan yoksulluğu ortadan kaldırmak, halk için geniş çalışma alanları yaratarak her yandan ezilmişlere, zayıflara uzanan elleri çoğaltmak, toplum gücünü, bütün kollar için üretim atelyeleri açarak büyük bir görevde kullanmak, bütün kabiliyetlere okullar açmak, bütün zekalara labaratuvarlar açmak, ücreti artırmak, emeği azaltmak, alacakla vereceği dengelemek, yani kazancı çabaya, doymayı ihtiyaca göre ayarlamak… Kısacası, toplum cihazından acı çekenlerle cahiller yararına daha çok aydınlık, daha çok refah çıkartılmalı…

R. VELİECEOĞLU: Efendim siz anca devrimcilerin yapabileceği şeyleri anlatıyorsunuz?

V.HUGO: Tüm bunlar insanlığın ve kardeşliğin gereğidir. Haklara sahip olabilmek için politika gereklilerin en başında gelir. Şunu da söyleyelim: Bütün bunlar bir başlangıçtır. Gerçek sorun şudur: “Çalışma bir hak olmadıkça yasa bir zorunluluk olamaz.” “Bilmek son çaredir, düşünmek ilk zorunluluktur. Gerçek, buğday gibi besleyicidir.”

R. VELİECEOĞLU: Sayın Hugo: Günümüzde olduğu bibi, sizin zamanınızda da Fransa da çok savaşlar oldu, özellikle 1789 ’lardan sonra; iç savaşlar, dış savaşlar. Bu savaşlarla ilgili ne diyeceksiniz?

V.HUGO: – İç savaş? Ne demektir bu? Bir dış savaş var mı ki? İnsanlar arasındaki her savaş kardeş kavgası değil midir? Savaş sonucuyla nitelenmez. Ne dış savaş vardır, ne de iç savaş; ancak haksız savaşla haklı savaş vardır. İnsanlar arasında yüce bir anlaşma benimseninceye kadar savaş. –Hiç olmazsa geciken geçmişe karşı acele eden geleceğin gayreti olan savaş- zorunlu olabilir. Bu savaşın suçu ne? Savaş ancak hakkı, ilerlemeyi, aklı, medeniyeti, gerçeği öldürdüğü zaman yüz karası haline gelir. Kılıç da hançer şeklini alır. O zaman ister iç savaş, ister dış savaş olsun, adaletsizdir; Bunun adı “suç”tur. Bu kutsal şeyin         –adaletin- dışında savaşın bir şekli öbür şeklini ne hakla hor görecektir?

…Kitlelerin bir “efendi” kabul etmeye eğilimleri vardır. Kalabalık bulunduğu yere uyuşukluk bırakır. Bir halk kitlesi kolayca emre boyun eğer. Onları kımıldatmak, itmek gerekir. Onların kurtuluşu uğruna sert davranmak, gözlerini gerçekle yaralamak, korkunç avuçlarla ışık atmak… Onların da kendi kurtuluşlarıyla bir parça yıldırımla vurulmuş gibi olmaları gerekir…  Gerçeğin özelliği hatır, gönül gözetmemesidir.

Sonuç olarak, sosyal gerçeği geri getirmek, özgürlüğe tahtını geri vermek, hakkı halka iade etmek, kişiye hakimiyetini yeniden kazandırmak, saltanat kürkünü Fransa’ya (ülkeye) yeniden giydirmek, hakkı, adaleti bütünlüklerine kavuşturmak, herkese kendi halini geri vererek her türlü rekabet tohumunu yok etmek,  saltanatın sonsuz evrensel barışa, uzlaşmaya çıkardığı engelleri yıkmak, insan oğlunu hakkın seviyesine yerleştirmek… Bundan daha haklı bir sebep, dolayısıyla, bundan daha büyük bir savaş olur mu? Bu savaşlar barış kurar. Önyargılardan, imtiyazlardan, boş inançlardan, yalanlardan, haraçlardan, suistimallerden, tecavüzlerden, adaletsizliklerden, karanlıklardan meydana gelmiş muazzam bir kale, kin kuleleriyle, hala dünyanın üzerinde ayakta duruyor. Onu devirmek gerek. Bu canavar gibi kitleyi yıkmak gerek. Austerlitz’de yenmek büyük iştir, Bastille’i almak ise muazzam bir iş.

R. VELİECEOĞLU: Bir de 14 yılda yazdım dediğiniz eserinizde uzun uzun anlatmışsınız ama bize kısaca anlatır mısınız? Ayaklanma ve başkaldırı nedir?

V. HUGO: Bir ayaklanma var, bir de başkaldırma var. Bunların ikisi de öfkedir; Biri haksız, öbürü haklıdır. Adalet esası üzerine kurulmuş tek devletler olan demokratik devletler, Bazan bir zümre başkalarının malını, hakkını zorla elinden alır, O zaman geri kalanların tümü başkaldırır, hakkını geri almak için silaha sarılmaya kadar gidebilir. Kanunun egemenliğine dayanan bütün konularda bütünün parçaya karşı olan savaşı başkaldırma, parçanın bütüne saldırması ayaklanmadır. …Makinaların kırılması, ambarların yağma edilmesi, demir yollarının bozulması, dokların yıkılması, halk kalabalığının tuttuğu yanlış yollar, halkın ilerlemeye karşı hak tanımaktan kaçınması, öğrencilerin öldürdükleri Ramus, taşa tutularak İsviçre’den kovulan Rousseua… bunlar ayaklanmadır. Musa’ya karşı İsrail, phokion ‘a karşı Atina, Scipion’a karşı Roma, bu da ayaklanmadır; Bastille Hapishanesi’e karşı Paris, bu başkaldırmadır.

…Ne yana doğru gittiğinizi bana gösterin. Ancak ileri doğru başkaldırma kabul edilir. Bunun dışında her ayaklanma kötüdür. Geriye doğru şiddetli her adım ayaklanmadır; gerilemek, insanlığa el kaldırmaktır. Başkaldırma gerçeğin bir öfke bunalımıdır; başkaldırmanın kımıldattığı taşlardan hakkın kıvılcımı fışkırır. Bu taşlar ayaklanmaya ancak çamurlarını bırakırlar. XVI. Louis’ye karşı Danton başkaldırmadır; Danton’a karşı Hebert ayaklanmadır.

Bundan dolayıdır ki, Lafayette’in dediği gibi, bazı belirli durumlarda başkaldırma ödevlerin en kutsalı olduğu gibi, ayaklanmada suikastların en uğursuzu olabilir. Isı gücünde de farklar vardır. Başkaldırma çoğu zaman yanardağdır; ayaklanma çoğu zaman saman alevidir.

Ayaklanma, dediğimiz gibi, bazan iktidarın kendinde olabilir. Polignaca bir ayaklandırıcıdır; Camille Desmoulins bir yöneticidir. Başkaldırma bazan yeniden hayata dönüştür.

En genel durumlarda, ayaklanma maddi bir olaydan çıkar; başkaldırma daima manevi bir olaydır. Ayaklanma Masaniello’dur; başkaldırma Spartacus’tür. Başkaldırma kafaya yakındır; ayaklanma mideye.

…Halkı beslemek yerinde bir amaçtır; onu öldürmek kötü bir amaçtır. Bugün ne olursa olsun barış yarın’dır.

R. VELİECEOĞLU: Dünya klasikleri arasında sayılan, “sefiller” romanınızda da yer alan, “köken” ve “kökler” başlıklarıyla kaleme aldığınız; ilk yayımladığınızda Fransa başta olmak üzere başka ülkelerin edebiyatçıları tarafından da çokça konuşulan; şu, “külhanbeyi ağzı” dediğiniz dil ile ilgili ne söyleyeceksiniz?

V.HUGO: Bunu bilmeyenlere söylemek gerekir ki, külhanbey ağzı hem bir edebi olay, hem de toplumsal bir sonuçtur. Asıl anlamıyla külhanbeyi ağzı ne demektir? Sefaletin dili demektir.

…Külhanbeyi ağzı –tekrar ediyoruz- sefaletin çirkin, kaygılı, ikiyüzlü, gaddar, şüpheli, rezil, derin, kaçınılmaz bir dilidir…

Külhanbeyi ağzı bir vestiyerden başka bir şey değildir: Yapacak bazı kötü işleri olan dil orada kıyafet değiştirir; maske kelimeler, hırtı-pırtı deyimler giyer. Böylece de korkunç bir hal alır. Onu tanımakta güçlük çekilir. Bu gerçekten, yüce insan dili, Fransız dili midir? İşte artık sahneye çıkmaya, suça karşılık yetiştirmeye, kötülük listesinin gerektirdiği bütün işleri görmeye elverişli bir durumdur. Bu dil artık yürümüyor; topallıyor, düşe kalka ilerliyor; lobut haline getirilebilecek koltuk değneğinin –serseriler yatağının koltuk değneğinin- üzerinde topallıyor. Adı dilencilik, serseriliktir; ona elbiselerini giydirmiş olan bütün hayaller yüzüne kırışıklarla, buruşuklarla makyaj yapmışlardır. Yerlerde sürünür, doğrulur; sürüngenin ikili yürüyüşü. Bundan böyle bütün roller elverişlidir, çünkü kalpazan onu şüpheli hale getirmiştir, zehirleyici ona pas vurmuştur, yangın kundakçısı kurumuyla karartmıştır, katil de ona allığını sürmüştür…

Dürüst insanlar toplumun kapısından dinledikleri vakit dışardakilerin konuşmasını duyarlar. Sorular, karşılıklar işitilir. Pek anlamadan, insan sesi gibi çınlıyorsa da sözden çok ulumaya benzeyen iğrenç bir mırıltı seçilir. Bu duyulan külhanbeyi ağzıdır işte. Kelimeler biçimsizdir, bilmem nasıl olağanüstü bir hayvanlık izini taşır. Su yılanlarının konuştuğu duyuluyor sanırsınız.

Karanlığın içinde anlaşılmayandır bu. Gıcırdar, fısıldar; böylece, alacakaranlığa bir de bilmece katar.   Felaket karanlıktır, suç daha da karanlıktır; birleşen bu iki karanlık külhanbeyi ağzını meydana getirir: Havada karanlık, davranışlarda karanlık, seslerde karanlık. Yağmurdan, geceden açlıktan, kötülükten, yalandan, hırsızlıktan, çıplaklıktan, havasızlıktan, kıştan meydana gelme sisin –sefiller için tam gün ortası olan o sonsuz kurşuni sisin- içinde canavar gibi kımıldayan, gidip gelen, zıplayan, sürünen, tükrük saçan korkunç dil. Külhanbeyi ağzı karanlıkların dilidir…

Yorumlar kapalı.

Ataşehir escort Pendik escort Kartal escort Maltepe escort Ümraniye escort Kadıköy escort Anadolu yakası escort Avrupa yakası escort Şişli escort Mecidiyeköy escort Şirinevler escort Avcılar escort Halkalı escort Beylikdüzü escort Bakırköy escort Ataköy escort uae escort pornos swinger hikayeler sex anilari rokettube porno paply.org