sperrmüll abholung

FAŞİST ESTETİK ÜZERİNE SON BİR

atilla
Daha Fazla Göster

 

Adorno müzik dile benzer diyordu. Gerçi Adorno bu deyimi daha çok dilin yapısı, anlatımın imgesel boyutu üzerinden müziğin yapısı ile benzerlik kurarak kullanmıştı ama gelin biraz da zorlayarak bizim memlekette müziği, tıpkı dil gibi, iletişim kurma işlevi de olan bir sanat türü olarak yorumlayalım. Gerçekten de bu güzide toplulukta – zira toplum demeye dilim varmıyor artık- müzik kadar iletişimsel özelliği yoğun olarak kullanılan, aynı zamanda sosyalleşme aracı olan başka bir sanat türüne ender rastlanır. Nişanlarda, kınalarda, düğünlerde, sünnet törenlerinde hiç bitmeyecekmiş gibi gelen; insanda bitse de gitsek hissi uyandıracak derecede müziğe, halaya boğuluruz ya bildiğiniz ve çoğunuzun tecrübe ettiği üzere. Bir keresinde şakayla karışık ‘belki de bu kadar çok halay çektiğimiz için bu ülkede devrim hiç olmayacak’ gibisinden acayip derin bir analiz yapmıştım. Şehir içi toplu taşıma araçlarında, şehirlerarası otobüslerde müziksiz yapamayan, siyasi tercihlerini ideolojik konumlanışını müzikal tercihleri üzerinden ifade eden eşine az rastlanır bir güruhuz kısacası.

Hal böyle olunca, ideoloji çamuruna bu denli bulaşmış bir sanat türü olarak müziğin faşist siyasetin/siyasetçinin elinde bir propaganda aracına dönüşmesi de kaçınılmaz oluyor anlayacağınız. Estetik, insanın pratik faaliyetinde yarattığı ve gerçekliği yansıtan sanatta saptanabilen değerler toplamıdır. Estetik güzellik bilimidir. Öyleyse faşizmin bir estetiği, estetik anlayışı yoktur. Çünkü bütün gayrı-insanileşmiş etkinliğini, eylemliliğini yok etmek üzerine kurmuş bir toplum halinin, üretmeden tüketmenin, rantçılığın, tefeci yaşam anlayışının siyasi (ideolojik) uzantısı olan faşizmin derdi yaratmak değil yok etmektir, güzellik değil, kötülüktür. Pragmatist bir ahlaksızlık üzerine konumlanmış faşist anlayış, propagandacı yavanlığı ve üçkağıtçılığıyla sanatçı da dahil estetikle ilişkili her türlü mefhumu tüketilecek bir nesneye dönüştürür.

Bizde müzik, daha çok duyguları dışa vurma aracıdır. En azından tüketen/dinleyen/kullanan için bu böyledir. Hadi biraz daha abartayım, dışımızdaki dünyaya, kişilere, ilişkilere dair hezeyanlarımıza karşılık gelen tınılar/ sözler başat ölçüdür müzikal tercihlerde. Daha daha da açacak olursak, bizim için müziğin tınısının, makamının, tonalitesinin ve temasının ne ifade ettiğinden ziyade, müzik aracılığıyla kendimizi nasıl ifade edeceğimiz daha önemlidir. Bu, faşist siyasal söylemin şiddet ve zulüm senaryoları tasarlayarak gerçek olanı inkar edişinde başat ruh hal olan hezeyanla benzerlikler taşır. Bu, faşist siyasetin pragmatizmine benzer faşist toplumun bireyinin müzikal pragmatizmidir de hattı zatında. O nedenle faşist siyaset, müziği bir propaganda aracı olarak kullanırken pek de zorlanmaz; çünkü buna teşne bir güruh hazır ve nazırdır zaten: Ver mehteri ver coşkuyu muhabbeti tam da bunu ifade eder.

Adorno’ya katılmamak mümkün mü? Toplumsal şiddet dildeki şiddete, dildeki şiddet müzikal şiddete dönüşür. Burada da diğer alanlarda olduğu gibi ikiyüzlü bir estetik “yüceltme” söz konusudur. Son günlerin moda savaş filmlerinde, tarihsel filmlerinde kadın, gündelik yaşam içerisindeki bütün ezilmişliğine, aşağılanmışlığına rağmen ‘şehit anası’, ‘bordo berelinin fedakar eşi’, dünya fatihinin ‘muktedir valide sultanı’ olarak, sömürülen işçi ‘vatan evladı’, ‘şahadet şerbeti içmiş mehmetçik’ olarak yüceltilir. Böylece, her daim tehdit oluşturan iç/dış düşman karşısında savaş üzerinden tersyüz edilmiş toplumsal ilişkilerin estetik yüceltilmesinin arka fonunda buna eşlik eden mehteran müziği ve canhıraş hu çeken sarıklıların müziğiyle karşılaşıyorsunuz. Tuhaftır; kanın oluk oluk aktığı savaş sahneleriyle kesintili biçimde iç içe geçmiş korkutucu mehteran müziği ile sarıklıların bağırış sekansları bir arada sürükler izleyiciyi. Bu arada söylemesem içime dert olur: Her ne kadar Cüneyt Arkın filmlerinin gerçekliğinin yanından yöresinden bile geçemese de, bilgisayar teknolojisinin savaş/vurdu-kırdı sahnelerinin çekiminde hakkının verildiğini belirteyim bu filmlerde.

Malumunuz olduğu üzere mehteran takımı savaşlarda düşmanı korkutmak amacıyla kurulmuş bir askeri birliktir aslında. Vurmalı çalgılar temel savaş aletidir. Dini ayinlerde vurmalı çalgılar, ritim tutarak vecde geçmenin bir aracı olarak kullanılırdı, kullanılıyor şimdilerde. Açıkçası bize bugün müzik diye yutturulan bu iki faaliyetten biri korku salmanın diğeri Allaha ulaşmanın birer aracı idi. Bu iki araçsallaştırılımış propagandist çalgıcılık sentezi üzerinden kimi orijinallik meraklısı sosyo(ideo)loglar islamo-faşizm tabirini pekala kullanmışladır. Sanki bundan önceki faşizmlerde din unsuru hiç yokmuş gibi. Şimdilerde din ile ağırlıklı olarak harmanlanmış kültürel ırkçılığın yerli ve milli versiyonuyla, evrensel olması gereken sanat (estetik) anlayışı da nasibini alıp, sanki mehteran bir müzikmiş gibi, sanki Osmanlı atalarının gerçekte bir müziği varmış gibi servis ediliyor. Hıristiyan kilise müziğinden bir Bach çıkıyorsa eğer everensel müzik adına bu kapitalizmin yaratıcı yıkımı, yıkıcı yaratımı sayesindedir. Bizim cin olmadan adam çarpan, hala tefeci ve bezirgan olan burjuvazimiz kendi kültürünü yaratamadığı için ilahilerden, hu çekmeden ve mehterandan medet umuyor. Ve faşist toplumsallığın adına müzik denilen bu pespayelik de dahil her türden sanatımsı propaganda ve sanatçılar aracılığıyla estetize edilmesi ırkçılığın siyaseten izdüşümsel zemininin kurulmasında belirleyici katkı sağlıyor. Ve meydan böylece tarikat ayinlerinde hu çeken cüppeli Ahmet hocalarla üniversiteye kadrolu mehteran takımı tahsis eden cüppesiz (şimdilik) Ahmet hocalara kalıyor.

Yorumlar kapalı.

Ataşehir escort Pendik escort Kartal escort Maltepe escort Ümraniye escort Kadıköy escort Anadolu yakası escort Avrupa yakası escort Şişli escort Mecidiyeköy escort Şirinevler escort Avcılar escort Halkalı escort Beylikdüzü escort Bakırköy escort Ataköy escort uae escort pornos swinger hikayeler sex anilari rokettube porno paply.org