FAŞİZMİN ESTETİĞİ II

featured

 

Malum iş yok ya, televizyona sardım bu aralar.’Çukur’du, ‘Ufak Tefek Cinayetler’di derken,  baktım ki savaş dizileri, ‘Börü, Söz, Savaşçı’ acayip reyting yapıyor. Memleket ahalisi ne buluyor bu dizilerde deyip izlemeye başladım ve arkasından birkaç satır karalayayım dedim. Yazmaz olaydım. Benim acımasız okuyucum (artık sahiplenebilirim onları mülkiyeti bende olamamak kaydıyla)başladı inceden inceden iğnelemeye: Hoca gene entelektüele bağlamışsın; ağır olmuş; hocalık damarım kabarmış. Gazetem beni terbiye ediyor anlayacağınız. Malum akademisyenin muhatabı akademisyendir ya oradan da terbiye namına bir halt çıkmaz.

Vakti zamanında bir iki sinema makalesi yazmış olmanın cesaretiyle, bu dizileri de sanat eseri kabul edip estetik üzerinden bir iki kelam edesim geldiydi. Hani bir deyim vardır ya ‘sen bir garip çingenesin gümüş zurna neyine’… Memleket darmadağın olmuş, sanatçı dediğin ihale peşinde koşar olmuş, yıllarca solculara türkü söyledikten sonra kumar borçlarını ödetmek için iktidara yaltaklanır olmuş türkücüler, sayısız melodram film çektikten sonra damadına ihale almak için akıl almaz taklalar atmış sinema sanatçılarına kalmış meydan, senin nene gerek estetik üzerine, sinema üzerine ‘öğreten adam’ pozunda ahkam kesmek.

Niyetim önüne geleni cehenneme göndermeye kendini adamış engizisyon papazı edasıyla yargılamak değil sanatı ve sanatçıyı. Ama eğer ki sanat denilen estetik yaratı toplumsal olarak üretilmiş bir gerçeklikten besleniyorsa, bu gerçek her türden insani eylemin dışına itilmiş, düşünülemeyecek hale getirilmiş, baskı altına alınıp görmezden geliniyorsa; onun yerine kurgusal bir manevi gerçeklik algısı yerleştirilip bunun üzerinden televizyon dizileri, filmler yapılıyorsa bunlara sanattan öte reklam veya propaganda filmi, siyasal sinema yerine sinemada siyaset yapmanın propagandacı biçimleri denir ancak. Bir kitle iletişim aracı olarak televizyon ve sinema içinde debelenip durduğu ticari ilişkiler göz önünde bulundurulduğunda zaten sıkıntılıdır;  patronu, yapımcısı, oyuncusu, yönetmeniyle iktidar-çıkar-siyaset yumağının içinde çaresizce debelenir kaçınılmaz olarak. Ortalama insan karakterinin akılcılaştırılmış akıl-dışılığının kitlesel tepkilerinin toplamı olan faşizm koşullarında bu ilişki daha da bir pespaye hal alır. Estetik kuramcı Lucaks,  ‘her sanatçı içinde yaşadığı zamanın, sınıfın, ulusun çocuğudur’ der. Bu tespitten kalkarak şu soruları sormak gerek herhalde: Bu filmleri niye izleriz veya tersinden, sanatçı olarak yönetmen böyle tasarımların altına neden imza atar ya da bu tür sanatsal yaratımların varlığı nasıl mümkün oluyor?

Gerçek olan şu ki ortada artık organik olarak bütünleşik bir toplum yok. Sakallı amcanın dediği gibi, yaygın kanının aksine devlet topluma düzen vermez, devleti biçimlendiren, hizaya sokan burjuva sivil toplumudur. Bir aralar bizim sol liberallerin üzerine titrediği sivil toplumun yerle yeksan olduğu faşizm koşullarında bu yok toplumun/devletin yeniden kurgulanması, ölmüşlere müracaat edilerek yeni toplumsal yapılanmanın ölmüş bitmiş bir döneme havale edilmesi ihtiyacı hasıl oldu. O nedenle, ‘Savaşçı, Söz, Börü’ gibi dizilerde şiddet yüceltilirken, ‘Mehmed: Bir Cihan Fatihi, ‘Direniş: Karatay’, ‘Ertuğrul: Diliş’ gibi tarihsel dizi ve filmlerde geçmişin ruhları, şimdinin faşist toplumunun ruhunu yitirmiş biçare bedenlerine zerk edilmek üzere tedavüle sokuluyor. Bu basit bir bilinç aşılama değil, son derece çetrefilli ve sayısız propaganda yöntem ve tekniğinden yalnızca bir tanesi.

En hafifinden burjuva sivil toplumu çerçevesinde ideolojik uzlaşıyı gerçek toplumsal ilişkiler içinde ve yoluyla kuramayan, insanın birliğini pazarın ve onun oryantal faşizm koşullarındaki hakim sınıfı olan finansal(ticari) sermayenin yarattığı anarşisinden çıkaramayan mevcut düzen ve onun sanat anlayışı, bu uzlaşıyı inanca ve ırkçı duygulara bırakıyor. Çünkü bunlar akılcı önermelerin tersine, çürütülemez ve haklı çıkarılmaya ihtiyaç duymazlar.  Pratik yaşam faaliyeti ile onun zihinde yaşanışı arasındaki kanallar koptuğunda geçmişe/gerçek tarih olmayan tarihe göndermelerle bugünü kurma çabasının propagandacı biçeminden gayrı ne ola ki faşist sanat.

Günümüzü anlatan savaş dizileri/filmleri elde avuçta olmayan bir iktidar tiryakiliğini şırıngalarken, geçmişi anlatan tarihsel diziler/filmler, burjuva demokrasisinin dilinden düşürmediği bireysel iradesini/milli iradesini yitirmiş yığına fantezilerinde yaşatacağı mitolojik kahramanları ve olay örgülerini, kirli, paslı tepside sunuyor.  Faşist siyasal söylemin olmazsa olmazları olan bastırma,  mutlak iktidarın yüceltilmesi, aşırılaştırılmış bir devlet söylemi içerisinde hakim söylemdir bu dizilerde:  “Millet için can, devletin için baş feda” (Direniş: Karatay). Bir Cihan Fatihi dizisinde geçen  ‘Önce devlet nedir öğrensin, kendisi öğrenmiyorsa devlet ona öğretsin’ repliği, bir türk icadı olan derin devlet masalının yeniden tezahürüdür mesela. Yönetmen, Fatih Han’ı ‘ Kostantiniye İslam dünyasının kalbinde paslı bir çivi gibi zehirliyor bizi’ diye konuştururken, faşist sanatın gerçeklik reddiyesi ve inkarcı niteliğinin en has örneğini sunar izleyiciye.

Kısacası neredeyse maddi hiçbir değer üretmeyen faşist toplumda estetik değer de tersyüz edilmiş tarihsel söylencelerden beslenen kültürel fanteziye, onu üreten sanatçı da rantiyer tefeciye dönüşür. Sonuçta estetik, dünyanın sanatsal olarak özümlenişiyse eğer ve yine sanat bir iletişim diyalektiği içeriyorsa aynı zamanda, sanat eseri-sanatçı ve onu tüketen kitlenin pratik yaşamdaki tahayyülleri bu köksüzleştirilmiş toplumun bir parçasıysa, ondan çıkacak sanatsal yaratı da bu kadar oluyor ancak.

Yorumlar kapalı.

Ataşehir escort Pendik escort Kartal escort Maltepe escort Ümraniye escort Kadıköy escort Anadolu yakası escort Avrupa yakası escort Şişli escort Mecidiyeköy escort Şirinevler escort Avcılar escort Halkalı escort Beylikdüzü escort Bakırköy escort Ataköy escort uae escort pornos swinger hikayeler sex anilari rokettube porno paply.org istanbul escort ataşehir escort şişli escort merter escort maslak escort taksim escort beylikdüzü escort

escort istanbul