sperrmüll abholung

SEN HİÇ DEMOKRASİ GÖRDÜN MÜ?

ramazan
Daha Fazla Göster

Daha önce tiyatro atölyemiz Kiremithane Mahallesindeydi. 3-4 yıl tiyatro çalışmalarımızı o atölyede sürdürdük. Tiyatroya her gün ayrı sokaktan giderdik, fakat yinede aynı sokaktan gidiyormuşuz gibi olurduk. Çünkü bu mahallenin sokakları ve evleri genelde birbirine benziyor. Mersin’in en eski mahallelerinden biri. Hatta atölyemizin çapraz karşısında, duvarları çitten ve çamurdan yapılmış, 2.dünya savaşında Amerikan hastanesi olarak kullanıldığı söylenen, artık iyice yıpranmış, bir taraftan da yıkılmaya başlamış bir ev vardı. Gerçi mahallenin evlerinin çoğu böyledir. Duvarları çatlamış, yıkılacakmış gibi güvensiz duran, fakat yıkılmayan, içinde çoğunlukla yoksul ailelerin yaşadığı evlerdir.

 

Mahallenin sokaklarından tiyatro atölyesine gidip gele, mahalleli bizi, biz mahalleliyi iyice tanır olduk, artık Selamsız sohbetsiz geçemez olduk. Yine de bir terslik vardı. Mahallelinin çoğu tiyatro ve tiyatrocu denince şöyle bir duruyor, düşünüyor, kafalarında değişik şimşekler çakıyordu. Bu tiyatro iyimi, kötümü diye birbirleriyle konuşuyorlar fakat bir türlü sonuca varamıyorlardı. Böyle düşünenlerin kafasındaki sorulara yanıt verebilmek için, hiç karşılık beklemeden, mahalledeki çocukların katılacağı drama çalışmaları başlattık, bütün mahalleliye duyurduk. Onlarca çocuk katıldı. Çocuklar çalışmaları çok sevdiler. Bu drama çalışmalarına anne-babaları da davet ettik, bazıları geldi. Çalışmalara katılmasalar da dışarıdan izlediler, ne yaptığımızı yakından gördüler. Davranışlarından bizleri daha çok sevdiklerini anlıyorduk. Bazıları gelip; “ Hocam bizim çocuklar artiz mi olacak?”, “bizim çocuklar da diziler de oynayacaklar mı?” diye sormaya başladılar. Öyle ki; Sözüm ona, tiyatrocuların “büyük insan, işe yarar insan” olduklarını keşfetmiş olacaklar ki (kendilerince). Arada bir bizlere gelip “hocam Valilikte şöyle bir işimiz var bize yardımcı olur musunuz?”, “hocam kaymakamlıkta…”, “hocam bizim kızı falan okula kayıt yaptıracaktık olmadı, bize yardımcı olur musunuz? diye düşüncemizi alıyorlardı. Bizler de yardımcı olmaya çalışıyorduk, başardığımız olursa da mutlu oluyorduk. Bir ara mahallenin ne çok, bitmez tükenmez işleri varmış diye düşündük…

 

Kış aylarında bu mahalleye doblo arabalarla çarşaflı kadınlar gelirdi. Ellerinde not aldıkları defterler, kalemler olurdu. Mahallelilere beşer, onar kiloluk kolilerde yiyecek ( pirinç, fasulye, makarna, yağ, kömür v.b) şeyler dağıtırlardı. İhtiyaçtan olsa gerek mahalleli de onları alırdı. Yine böyle bir ortamda, çarşaflı kadınlara ; “Bu milleti muhtaç ve dilenci yaptınız, utanmıyor musunuz, hükümetiniz bu millete çalışacakları iş alanları yaratsa olmuyor mu? Sizler hükümeti temsil etmiyor musunuz?” dedik. Kadınlardan biri; “Rabbimin yardımıyla şimdi bunu yapıyoruz, sonra onu da yapacağız .” diye yanıt verirken, koliyi alan kadına bir de din kitabı almayı unutma diyordu. Hala o mahalleliler işiz geziyorlar.

 

Bu mahallede oturan, bir de anne ile oğul vardı. Kırık-dökük bir evde otururlardı. Evin su ve elektiriği yoktu. İhtiyaçları olan suyu bidonlarla eve taşırlardı. Anne biraz yaşlıcaydı. Çöp konteynırlarından topladıkları kağıt, plastik şişeler gibi şeylerden geçimlerini sağlıyorlardı. O işte kolay değildi, rekabet isteyen, güç isteyen bir işti. Başkaları motorlu araçlarla o işi yaparlarken, bunlar aynı işi sırtlarındaki çuvallarla, yaya olarak yapıyorlardı. İşleri de yaşamları da zordu. Annenin de oğlunun da giysileri kirli ve limelimeydi. Bir gün bunları tiyatroya davet ettik, anne gelmedi, oğlu geldi, birlikte bir çay içtikten sonra; kostümlerin arasından iki pantolon, iki gömlek seçip almasını söyledik. O’da seçip aldı. İyi de oldu. Geçen gün, çarşıda, İstiklal caddesinden eşimle birlikte giderken, O Anneyi gördük. Bir duvar dibine oturmuş, sırtını duvara dayamış dileniyordu. Bu olay karşısında, ne eşim bana, ne de ben eşime hiç bir şey söyleyemedik, öylece kalakaldık.

 

Dilenen anneyle karşılaşmamızdan iki gün sonraydı; Akşamdı. Bir şeyler almak için manava gidiyordum, yolda o dilenen annenin oğlunu gördüm. Elinde bir bayrak sallıyordu. Sırtında tiyatronun verdiği pantolon ve gömlek vardı.

Sordum, O’da yanıtladı;

 

“Hayırdır, nereye gidiyorsun, iş mi buldun?”
“Demokrasiyi korumaya gidiyorum.”
“Sen hiç demokrasi gördün mü?
“Görmedim.”

“Eee nasıl bir şey olduğunu biliyor musun?”

 

Bilmiyorum anlamında ellerini açtı, boynunu omuzlarının içine doğru çekti.

 

“Tamam da görmediğin, bilmediğin şeyi nasıl koruyacaksın?”
“Ya bir sürü insan var, bir şeyler yaparız, sen gelmiyor musun? Hadi gidelim”
“Yok gelmiyorum, ben ortalıkta korunacak demokrasi göremiyorum.” dedim.

O elindeki bayrağı sallaya sallaya Cumhuriyet alanına doğru gitti. O giderken arkasından baktım.
Akşam, annesiyle birlikte yemek yiyebildiler mi acaba diye düşündüm.

Demokrasi neydi? Nasıl bir şeydi?

 

Bu konuda sol ve sosyalistlerin de sesleri çıkmıyor, çıkanların da sesleri havada buharlaşıyor, halka ulaşmıyor. Geleneksel ayrı duruşlar yerine, yeni birlikte duruşların, güçlü oluşumların yolları aranmalıdır. “Az olsun benim olsun” demek, ben yem olmaya hazırım demektir.

 

Ne cumhurbaşkanı, ne başbakan, ne muhalefet partilerinin liderleri demokrasinin içeriği ile ilgili bir çift söz söylemiyorlar, sadece demokrasi diyorlar. Demokrasi sözcüğünü o kadar çok kullanıyorlar ki; Sanki demokrasinin içeriğiyle ilgili çok şey açıklıyorlarmış gibi bir algı yaratıyorlar. Hep içi boş laflar, şişirme laflar, laf salatası yapıyorlar.

 

Örneğin; Halk yönetimde söz sahibi olacaktır, Cumhurbaşkanı da olsa kimse adalet ve hukukun üstünde yer alamayacaktı, herkes adalet ve hukuk karşısında eşit olacaktır, kişi hak ve özgürlükleri güvence altına alınacaktır, her birey ve her kurum düşüncesini açıkça söyleyebilecektir, azınlık haklarına karşı çıkmak suç sayılacak, Savaş kaldırılacak barış sağlanacaktır, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen olmayacaktır, her vatandaş milli gelirden eşit biçimde yararlanacaktır, din ve devlet işleri ayrılacaktır, laik bir yönetim olacaktır, hiç kimse dilenerek ya da çöpten ekmek parası çıkarmaya çalışmayacaktır. v.b…v.b. Sizler de buraya bir çok madde ekleye bilirsiniz. Cumhurbaşkanı ya da Başbakan demokrasiden söz ederlerken, o demokrasinin içinde neler olduğunu böyle maddeler halinde neden açıklamazlar? HDP’yi dışlayarak, Kürtleri öteleyerek, Kürtlerin evlerini başına yıkarak demokrasinin olmayacağını bilmiyorlar mı? Yoksa bizleri kandırıyorlar mı? ( Aldatıyorlar mı?)

 

Uyanık olmalıyız değimli? Baksanıza koca koca adamlar, ilkokulu bile dışarıdan bitirmiş bir din tüccarı tarafından yıllarca aldatılmışlar. Şimdi halktan destek istiyorlar. Bizler boş lafların peşinde koşanlar değil, gerçek demokrasiyi yaşanır kılmanın yollarını bulmalıyız.

 

Satranç oynadığımız bir arkadaşa sordum: “Birbirine benzeyen bunlar, neden birbirlerine savaş ilan ettiler” dedim. Arkadaş önce hafif gülümsedi, sonra hemen yanıtladı;
“Aynı kıza aşık olmuşlar.”dedi.
Anlıyor musun Abidin.

Yorumlar kapalı.

Ataşehir escort Pendik escort Kartal escort Maltepe escort Ümraniye escort Kadıköy escort Anadolu yakası escort Avrupa yakası escort Şişli escort Mecidiyeköy escort Şirinevler escort Avcılar escort Halkalı escort Beylikdüzü escort Bakırköy escort Ataköy escort uae escort pornos swinger hikayeler sex anilari rokettube porno paply.org