IMG-20201227-WA0010

ŞİDDET VE İNSAN İLE İLİŞKİSİ ÜZERİNE

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Marina Abramović, 1974 yılında gerçekleştirdiği “Rhythm 0″ adlı performansında bir galerinin ortasında durmuş ve önündeki masaya 72 adet farklı obje yerleştirmişti. Bu objeler arasında makas, tabanca, ip, zincir, gül, şarap, üzüm, jilet ve bıçak gibi insanların romantikleşebileceği ya da vahşileşebileceği objeler bulunmaktaydı. Sanatçı kıyafetinin üzerine, “Ben 6 saat boyunca burada ayakta duracağım. Bu objelerle bana istediğinizi yapabilirsiniz, olacakların hepsinden ben sorumluyum” yazmıştır. Marina Abramović bu deneyinde insanların aslında özünde nasıl olduklarını, kendilerine hiçbir şey yapmayan hareketsiz bir sanatçıya nasıl davranacaklarını ölçmek istemiştir. Performansın başında izleyiciler sanatçıya gül verirler, dokunurlar, öperler fakat zaman geçtikçe izleyiciler vahşileşmeye başlar. Sanatçının üzerini makasla keserler, kucaklayıp sağdan sola taşırlar, iterler, üzerini jiletlerler, keserler, soyarlar ve Marina bu süreç içerisinde hiç tepki vermez. İzleyicilerden bir tanesi eline tabancayı alır ve sanatçıya doğrultur. Bu sırada galeri sahibi gelir adamın elinden silahı alır, çünkü silah doludur ve o zamana kadar vahşiliğini iyice kanıtlamış olan topluluğun silahı ateşlemesi çok olağan bir durumdur. 6 saat sonunda galerici gösteriyi bitirir. Galeri sahibi gösteri bitti dediğinde sanatçı kan revan içerisinde hareket etmeye başlar ve herkes kaçışmaya başlar. İnsanlar kendi yarattıkları görselden korkmaya başlamışlardır.

 

2015 yılının Mart ayında, Afganistan’ın Kabil kentinde Ferhunde Melikzade adlı aydın bir kadın öğretmen bir türbenin önünde muska satan bir kişiyle girdiği tartışma sonrasında, batıl inançlara yönelik düşüncelerini söylediği için adamın Ferhunde’nin Kur’an yaktığını öne sürmesi üzerine toplanan kalabalık tarafından dövüldü, üzerinden arabayla geçildi ve yakıldı. Olaya polis müdahale etmedi. Daha sonrasında görgü tanıkları Ferhunde’nin öyle bir davranışta bulunmadığını itiraf etmişti. Ferhunde’nin tabutu kadın hakları savunucuları tarafından taşınmıştı.

 

İki farklı zaman, iki farklı kültür, iki farklı mekan ama birbirine benzer iki farklı olay var burada. Benzerlik insan doğasına mı dayanıyor acaba? İnsan bir yönüyle hep aynı insan gibi görünüyor. Peki şiddet insanın neyi oluyor? İnsanda şiddet içkin midir? Freud’a bakılırsa insanda var olan iki temel içgüdüden biri ‘eros’ (yaşam içgüdüsü), diğeri ise ‘thanatos’tur (ölüm içgüdüsü). Cinsellik ve saldırganlık olarak karşılığını bulan bu içgüdüler insan davranışlarının iki zıt yöndeki temel güdüsel kaynağını oluşturur. Fakat bir yandan da insan doğasının bir parçası olarak görülen şiddetin kökenleri ile ilgili araştırmalar günümüzde de devam ediyor. Nörobiyolog Doktor Joachim Bauer’e göre normalde insanlar bir başkasına zarar verecek eylemlerden kaçınır. Çünkü ayna nöronları denen nöronlar nedeniyle insan başkasına verdiği acıyı önce kendisi hisseder. Açıklamalara göre insan beynindeki ayna nöronların meydana getirdiği sistemin yarattığı mekanizma insanı şiddet uygulamaktan alıkoyuyor. Fakat yine de bu açıklama işlenen cinayetleri açıklayamıyor. Ancak uzmanlar çocuklukta yaşanan ağır travmaların Bauer’in söz ettiği mekanizmayı saf dışı bıraktığını ifade ediyor. Bununla da kalmayıp şiddet döngüsüne bir kez giren insanların öldürmekten zevk alır hale bile gelebileceği ifade ediliyor.

 

Bunların yanı sıra tarih boyunca bir çok düşünür şiddete ve nedenlerine dair hipotezler ortaya atmıştır. Karl Marks’a göre üretim tüm yaşamın belirleyicisidir. Üretim biçimi ve üretim ilişkileri genel olarak toplumsal, siyasal, düşünsel yaşamı şekillendirir. Yani kısacası bireylerin ne olduğunu, siyasi ve toplumsal yaşam koşulları ve ekonomik etkinliklerinin nasıl olduğu belirler. Kapitalist sistemin üretim ilişkilerinden kaynaklanan yabancılaşma bir sonuç olmakla birlikte sonrasında bazı insan davranışlarının bir nedeni olarak da değerlendirilebilir. Bunun yanı sıra Erich Fromm şiddeti aynı zamanda güçsüzlüğün bir ödünlemesi olarak ele almaktaydı. Hümanist kuramcılar Maslow ve Rogers ise özünde iyi bir potansiyele sahip insanın kendini gerçekleştirme eğilimi olduğunu ve ihtiyaçların karşılanmasına yönelik engellemelerin olumsuz davranışlara yol açtığını ifade ediyordu.

 

‘Şiddeti Anlamak’ adlı makalede ise Ahmet İnam şiddeti türlerine ayırmış ve kozmik şiddet, püsküren şiddet, eğiten şiddet, sindiren şiddet ve çıkarcı şiddet olmak üzere beş farklı şiddet türünden söz eder. Kozmik şiddet mağmaya benzetilir, püsküren şiddet ise kendini tanımayan ve yönetemeyen insanın çatlaklarından fışkıran şiddettir. Bu yönleriyle bunlar bilinçsiz edimlerdir ve insanın doğasına işaret eder. Eğiten şiddet disiplin toplumunun iyi niyetli! şiddetidir. Amaç eğitmek malum. En tehlikelisi olarak sindiren şiddeti işaret eder İnam. Nitekim burada amaç, güç peşinde ve iktidar tutkunu olanın hedeflerine ulaşmalarına engel olanı ortadan kaldırmaya yönelik şiddetidir. Savaş, kavga, huzursuzluk ve terör yoluyla buna başvurulur. İnam’ın az gelişmiş bozuk toplumsal yapılara özgü olan çıkar ve haz elde etmeye yönelen beşinci şiddet türünden bahsettiği görülür. Buna çıkarcı şiddet diyor. Soygun, gasp, tecavüz, şantaj gibi olaylarda belirleyici olan bu türdür.

 

Şiddete ve nedenlerine dair ortaya konan her hipotezin, şiddet denen olgunun belli bir yönüne işaret ettiği ve bize bir perspektif daha kazandırdığı aşikârdır. ‘Şiddetin insan doğasında olan bir olgu mu yoksa koşullar ve öğrenme yaşantılarının sonucu mu?’ olduğu net bir şekilde ortaya konamasa da şiddetin, her insanın başvurabileceği bir eylem olduğu ortadadır. Kendine yabancılaşan insan, güçsüz insan, engellenen insan, bencil insan ya da sahip olma ve iktidar hırsına boyun eğen insan… nedeni ne olursa olsun işin içinde ve temelinde insan var. Fakat şiddetin azaltılması ya da mümkünse yok edilmesi, bireysel olarak insanı aşan bütüncül bir anlayışın varlığıyla mümkündür. Tabi eğer şiddetten beslenen bir takım güçler de bu koşulların oluşmasına müsaade buyururlarsa! Çünkü şiddetin ortadan kalkması İnam’a göre ancak ekonomik, toplumsal, kültürel, eğitsel koşulların iyileştirilmesi ile mümkündür. İnsanın kendini gerçekleştirmesinin önündeki engellerin kalkması, özsaygı ve özgüvenin artması, sosyal ilgisinin geliştirilmesi, insanın şiddete yönelik farkındalık geliştirmesi ve böylece şiddet direncinin artması yoluyla şiddet önlenebilir. Kısacası şiddet üretimine neden olan dış koşulların oluşmasının engellenmesi çok önemlidir. İnsanların içlerindeki enerjiyi yüceltme mekanizması yoluyla doyurması, yani bu enerjiyi dostluğa, spora, edebiyata, sevgiye, sanata ve bilime dönüştürebilmesi burada önem arz etmektedir. Şiddetin bitmesi bu koşularda ütopya gibi görünse de bir insan için bile olsa fark yaratmak bence çok değerlidir. Şiddetten uzak, sevgi ve sağlıkla kalın.

Yorumlar kapalı.